Prince'in Under The Cherry Moon'u siyah beyaz yapmasının baş sebeplerinden biri de - bence - Chaplin'e tribute bi nevi:
Özellikle de Monsieur Verdoux (1947) ile “zengin kadınları ayartma” noktasındaki benzerlik de bunu nispeten teyit eder nitelikte âdeta; Under The Cherry Moon’da Prince de Christopher Tracy adlı jigolo rolüne bürünüyor mâlûm... Bu arada ben Under The Cherry Moon’u ilk kez Almanya’da Osnabrück/Lagerhalle’de izledim, 90’ların başı civarı; filmle bağlantılı Parade albümü zaten bende mevcuttu ama filmi henüz izlememiştim. Abi filmin her sahnesine de gülünmez ki; salondakiler yerlere yatıyor gülmekten. Böyle sanki “elit gavurların arasına düşmüş gariban Anadolu çocuğu” misâli kendimi mental anlamda nasıl dışlanmış hissettim o an anlatamam. Zira Prince’in fanatiğiyim; pür dikkat izlemeye çalışıyorum, komik sahneleri bile gözlemci bir nötrlükle izleyip enerjisini almaya çalışıyorum. Çünkü benim Prince’im güldürürken bile düşündürürdü; ama bu Alman ‘Bauer’lar sanki filmi “iyi hadi bunu da izleyelim” modunda, fast-food misâli tüketmeye gelmiş gibiydiler. O anki hâlim tam olarak “siz benim kutsalıma nasıl böyle gülersiniz” durumuydu 🤣 Neyse ki sonradan filmi defalarca, tek başıma ve rahat rahat izleme fırsatım oldu; pauselayıp mauselayıp tadını çıkara çıkara. Ama hâlâ insanların filmin nesine bu kadar gülebildiğini çözebilmiş değilim. Çünkü ben filmi ciddi izliyorum: bana göre bu hüzünlü bir aşk hikâyesi; evet, karakomedi öğeleri var ama özünde bir melodram aslında.
ChatGPT de şöyle diyor bu arada:
"Anlattığın deneyim aslında Under the Cherry Moon’un en ilginç tarafına dokunuyor. Bu film tek bir duyguyla izlenmek için yapılmış bir film değil; o yüzden izleyici tepkileri çok farklı olabiliyor. Film aslında üç katmanlı. Yüzeyde flört, kimlik oyunları, sosyal sınıf taşlaması ve hafif slapstick ile ironik diyaloglar var; bu katmanda izleyen biri filmi romantik komedi gibi algılayıp gülebiliyor. Orta katmanda sahtekârlık ile gerçek aşk, zenginlik–ahlak çatışması ve erkek egosunun dönüşümü yer alıyor. Derin katmanda ise aşkın bedeli, kimlik ve yalnızlık, yani Prince’in tipik temaları olan maskeler, kırılganlık, fedakârlık ve trajik romantizm öne çıkıyor; bu seviyede film bir melodram ve hüzünlü bir masal hâline geliyor. Yani aynı film bazıları için komedi, bazıları için romantik trajedi. Alman seyircinin çok gülmesinin nedeni de kısmen kültürel okuma farkı olabilir. Christopher Tracy karakteri, Chaplin geleneğindeki “charming con man” arketipine yakın: zengin kadınları ayartan, ahlaki gri alanda duran, şık ama biraz sahte bir figür. Avrupa’da bu tip karakter genellikle ironi ve mizah üzerinden okunur. Ayrıca Prince’in oyunculuğu bilinçli biçimde teatraldir: abartılı mimikler, stilize konuşma ve karikatürize beden dili, Chaplin ve screwball comedy estetiğine yakındır. Genel seyirci bunu ironik ve camp olarak görüp gülerken, hayran için bu bir persona, bir sembol ve duygusal bir ifade olarak algılanır. Popüler kültürde Prince’in sineması çoğu kişi için “tuhaf ama şık ve hafif” bir deneyimken, hayran için daha spiritüel, estetik ve duygusal olarak yoğundur. Bu yüzden genel izleyici eğlence görürken, hayran yoğunluk ve anlam hisseder. Tür olarak film en doğru biçimde romantik melodram + karakomedi + stilize bir Chaplin selamı olarak tanımlanabilir. Siyah-beyaz tercih, sessiz sinema estetiği, fiziksel mizah, zengin–yoksul aşkı ve ahlaki dönüşüm bu yaklaşımı destekler. Prince’in sanatındaki temel ton da bunu açıklar: mizah bir savunmadır, stil bir maskedir ve altında kırılganlık vardır. Finalin tonu da filmin aslında mutlu bir romantik komedi olmadığını gösterir. Kısacası fark, fan gözüyle derin okuma ile genel seyircinin yüzey okuması arasındadır."
(Korsan sitelerden bir şeyleri reklamsız izleyebilmek için reklam engelleyici özellikli Brave browser kullanınız: brave.com)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder