1.08.2026

My comment on Kim Iversen's video titled "Israel Flooded Spain with Migrants To Make A Point" | Kim Iversen'in "İsrail, Bir Mesaj Vermek İçin İspanya'yı Göçmenlerle Doldurdu" başlıklı videosuna yaptığım yorum

 

My comment on Kim Iversen's video titled "Israel Flooded Spain with Migrants To Make A Point" by kRasNi siRius

Kim Iversen'in "İsrail, Bir Mesaj Vermek İçin İspanya'yı Göçmenlerle Doldurdu" başlıklı videosuna yaptığım yorum (Çevirisi altta.)

Read on Substack

31.07.2026

Question 4 All Silent Artistz | Susan Sanatçılara Soru

(Çevirisi altta.)

Çevirisi:
O psikopat Siyonistlerin Gazze halkına uyguladığı soykırıma karşı hâlâ net bir tavır almamış tüm göz önündeki sanatçılara soru:
Bunun kariyerinizi olumsuz etkileyeceği korkusu mudur, dolayısıyla da temkinliliği midir bunun sebebi?

29.07.2026

NATO ve BRICS: Farklı Maskeler, Aynı Oyun | NATO and BRICS: Different Masks, Same Game [Substack | @OnlyThePeople | 29.07.2026]

 

NATO ve BRICS: Farklı Maskeler, Aynı Oyun | NATO and BRICS: Different Masks, Same Game · kRasNi siRius tarafından

NATO da BRICS de aynı zehirli yılanın dilinin iki ucu. | NATO and BRICS are two ends of the same snake’s tongue.

Substack'te okuyun

28.07.2026

#TopuDaKukla | #PuppetzAllOfThem [Substack | @OnlyThePeople | 28.07.2026]

 

#TopuDaKukla | #PuppetzAllOfThem by kRasNi siRius

ÇOCUKLARIN KANINI POLİTİK ŞOVA ÇEVİREN KUKLALAR | PUPPETS WHO TURN THE CHILDREN'S BLOOD INTO A POLITICAL SHOW

Read on Substack

25.07.2026

Ahtapotun Kollarıyla mı, Kendisiyle mi Mücâdele Ediyoruz? | Are We Fighting the Octopus's Tentacles, or the Octopus Itself?

 (Translation below.)


- Ahtapotun Kollarıyla mı, Kendisiyle mi Mücâdele Ediyoruz? -


Gazze'de çocukların öldürülmesine izin veren mekanizma kesin olarak durdurulmadıkça ve bunun için araya hiçbir politikacıyı, partiyi, STK'yı ya da başka hiçbir temsil mekanizmasını sokmadan **#SâdeceHalk** olarak uluslararası çapta eşzamanlı bir toplu reddedişte birleşilmedikçe; aynı mekanizma seni yerelde bir mâden şirketinin çevre talanına, veyâ bir yolsuzluğa karşı, ya da emekli maaşının artışı için verdiğin mücâdeleyle oyalamaya devam edecektir.


Hatta sana zaman zaman küçük zaferler de kazandıracaktır. Çünkü o küçük zaferler, mekanizmanın yenildiğini değil; tam tersine, meşrûiyetini yeniden üretebildiğini gösterir. Sen "Bak, demek ki bu sistemin içinde mücâdele edince sonuç alınabiliyormuş." diye sevinirken, aynı mekanizma başka yerlerde işlemeye; Gazze'de çocukların öldürülmesine izin vermeye devam eder.


Yâni sen ahtapotun tek bir koluna karşı mücâdeleyi asıl mücâdele sanıp zafer kazandığını sanırken, ahtapot "Ay kıyamam, bana ne güzel de manikür pedikür yaptın" diyerek sana - deyim yerindeyse - kıçıyla güler.


Bu, yerelde verdiğin mücâdelelerin önemsiz ya da anlamsız olduğu anlamına gelmez. Sorun, mücâdele etmen değil; seni, mekanizmanın bütünü yerine yalnızca sana uzanan koluna odaklamasıdır. Böylece kazandığını sandığın her küçük zaferin ardından, farkında bile olmadan aynı mekanizmanın meşrûiyetini yeniden üretmesine katkı sağlamış olursun.


Benim iddiâm şu: Aynı mekanizma Gazze'de süren soykırımın devamına da izin veriyor ve sen de o mekanizmanın yereldeki kuklalarıyla sınırlı bir mücâdeleyi yeterli görmeye başlıyorsan, istemeden de olsa aynı mekanizmanın meşrûiyetini yeniden üretmesine katkıda bulunmuş olursun. Kurulan tuzağın sinsiliği de tam burada yatıyor.


Siyâsi partiler, 'hükümetler' ve benzeri yapılar o ahtapotun yalnızca kollarıdır.


Senin odağının, kolları tek tek durdurmaya çalışmak değil; o ahtapotun bizzat kendisini durdurmak olması gerekir.


Çünkü ahtapotu durdurabilirsen, bütün kolları da aynı anda durmuş olur.


Şimdi düşün:


Tek tek kollarıyla mücâdele edip küçük zaferler kazandığını sanmak mı daha mantıklı, yoksa **#SâdeceHalk** olarak uluslararası çapta eşzamanlı ve barışçıl bir toplu reddedişte birleşerek, sorunun kaynağını hedef almak mı?


#TopuDaKukla #HiçbirineOyYok #HiÇ1PaRTi #TopyekûnTamBoykot #VekillikÇöpe #OnlineDoğrudanDemokrasi #SâdeceHalk

#ParasalSistemeSon #NeNakitNeDijital #İmececiDayanışmacıDüzen #İletişimHakikiAltındır

#SiYONiZMiOrtadanKaldır #GAZZEyiKurtar #FiLiSTiNiKurtar

#UyanUyan #VakitOVakittir



Translation:


 - Are We Fighting the Octopus's Tentacles, or the Octopus Itself? -


As long as the mechanism that allows children to be killed in Gaza is not permanently stopped—and as long as people do not unite internationally as **#OnlyThePeople**, in a simultaneous act of peaceful collective rejection, without placing any politicians, political parties, NGOs, or any other representative institutions in between—that same mechanism will continue to keep you occupied with local struggles: against the environmental destruction caused by a mining company, against corruption, or for an increase in your pension.


It may even grant you small victories from time to time.


Because those small victories do not prove that the mechanism has been defeated. On the contrary, they demonstrate that it is still capable of reproducing its own legitimacy. While you celebrate, saying, *"See? It is possible to achieve results by struggling within this system,"* that very same mechanism continues operating elsewhere—and continues allowing children to be killed in Gaza.


In other words, while you mistake your struggle against a single tentacle of the octopus for the real struggle and believe you have achieved victory, the octopus merely shrugs—as if to say, *"How sweet... thanks for the nice manicure and pedicure."*


This does **not** mean that your local struggles are unimportant or meaningless. The problem is not that you struggle, but that you are encouraged to focus only on the tentacle reaching toward you instead of the mechanism as a whole. As a result, every small victory you believe you have won may, without your realizing it, contribute to reproducing the legitimacy of that same mechanism.


My argument is this: the same mechanism also allows the ongoing genocide in Gaza to continue, and you begin to see a struggle limited to its local puppets as sufficient, thus—even unintentionally—you end up contributing to the continued legitimacy of that mechanism. That is precisely where the subtlety of the trap lies.


Political parties, "governments," and similar structures are nothing more than the tentacles of that octopus.


Your focus should not be on stopping the tentacles one by one, but on stopping the octopus itself.


Because if you can stop the octopus, all of its tentacles stop at the same time.


Now ask yourself:


Which is more rational?


To fight the tentacles one by one, believing you've won small victories...


or to unite internationally as **#OnlyThePeople** in a simultaneous, peaceful act of collective rejection, and confront the problem at its source?


#PuppetzAllOfThem #NoVote4None #NoPoliticalPartiezAtAll #TotalBoycottWorldwide #Reprezentativez2Trash #OnlineDirectDemocracy #OnlyThePeople

#EndTheMonetarySystem #NeitherCashNorDigital #CollaborativeSolidarityOrder #COMMUNICATIONizTheRealGold

#EliminateZionizm #FreeGaza #FreePalestine

#WakeUp #TheTimeIzNow

_________________


kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı' Nazmî Akyıldız

✰TR✰i✰P3✰A✰rt✰

24.07.2026

THE FOOD PRINCE 👣

 (Translation below.)

THE FOOD PRINCE 👣

Bir Hayâl... Bir Davet... Birlikte Gerçekleştirebileceğimiz Bir Fikir...

Yıllar önce zihnimde filizlenen bir hayâli bugün sizlerle paylaşmak istiyorum.

Henüz böyle bir proje yok.

Henüz böyle bir gönüllü ağ yok.

Henüz böyle bir sistem kurulmuş değil.

Ama ya hep birlikte mümkün kılsaydık?


Hayâl ettiğim şey çok basit...

Dünyanın neresinde olursa olsun; kurutulmuş meyveler başta olmak üzere, doğal ve uzun süre muhafaza edilebilen gıdaların, çevre dostu ve mümkünse doğada çözünebilen ambalajlar içerisinde, hiçbir ticari amaç güdülmeden, tamamıyla gönüllü insanların katkılarıyla ihtiyaç sâhiplerine ücretsiz ulaştırılması...

Her ambalajın üzerinde;

• ürünün adının,

• yetiştiği bölgenin,

• hasat tarihinin,

• kurutulma tarihinin,

• varsa diğer temel bilgilerin,

şeffaf biçimde yer alması...


En önemli ilke

Bu projenin en temel prensibi şudur:

Ürünün kaynağından ihtiyaç sâhibine ulaşıncaya kadar geçen hiçbir aşamada hiçbir kişi veya kuruluş herhangi bir ücret, kâr, komisyon veya maddî kazanç talep etmez.

Üretenden paketleyene...

Paketleyenden taşıyana...

Taşıyandan dağıtana...

Herkes tamamen gönüllülük esasıyla katkı sunar.

Bu, bir ticaret modeli değil;

bir dayanışma modelidir.


Ne sahibi var...

Ne lideri...

Ne de kahramanı...

Eğer bir gün gerçekleşirse...

Bu projenin ne bir sâhibi olacaktır...

Ne bir lideri...

Ne de bu fikir üzerinden kazanç, ün, prestij veya kişisel çıkar elde etmeye çalışan birileri...

Çünkü bazı fikirler sahiplenilmek için değil;

paylaşılmak için doğar.


Neden "The Food Prince 👣"?

Projenin adı The Food Prince 👣.

Logoda yer alan ayak izleri, İngilizcedeki footprints kavramına da ince bir gönderme niteliğindedir.

Bir bebeğe âit olduğunu varsaydığımız bu ayak izleri; masumiyeti, yeni başlangıçları, umudu, gelecek nesilleri ve insanlığın dünyada bırakmayı seçebileceği iyilik izlerini simgelemektedir.


Herkes katkı sunabilir

Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan herkes;

aynı proje adını,

aynı logo anlayışını,

aynı temel ilkeleri benimseyerek;

kendi bilgi, meslek, uzmanlık, yetenek ve imkânları doğrultusunda bu gönüllü dayanışma ağına katkı sunabilir.

Bir çiftçi olabilir...

Bir kurutma tesisi...

Bir grafik tasarımcısı...

Bir yazılımcı...

Bir şoför...

Bir ambalaj üreticisi...

Bir tercüman...

Bir öğrenci...

Bir emekli...

Ya da sadece paylaşmak isteyen biri...

Bu proje herkesindir.


O Bem Maior

Bu fikir, daha önce paylaştığım O Bem Maior (Bütünün Hayrı / The Greater Good) anlayışıyla aynı ruhu taşımaktadır.

Çünkü bence en doğru soru,

"Ben ne kazanacağım?" değil,

"Hep birlikte neyi mümkün kılabiliriz?" sorusudur.

Bu yönüyle The Food Prince, hayâl ettiğim #İmececiDayanışmacıDüzen anlayışının küçük ama somut örneklerinden biri olabilir.


Bir selam...

Açlığın azaltılması, gıdanın paylaşılması ve gönüllü dayanışma adına dünyanın dört bir yanında emek veren, isimlerini bilmediğimiz nice insanı ve oluşumu sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bu vesileyle #FoodNotBombs | #BombalaraKarşıSofralar gönüllülerine de ayrıca sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Yöntemlerimiz birebir aynı olmayabilir; ancak paylaşmanın, dayanışmanın ve insan onurunun yanında duran herkese gönülden teşekkür ediyorum.


İnsanlığın geleceği daha fazla üretmekte değil;

üretileni daha adil paylaşabilmektedir.

Henüz böyle bir ağ yok.

Ama olabilir.

Hep birlikte...

🌍

#TheFoodPrince

#SâdeceHalk | #OnlyThePeople

#İmececiDayanışmacıDüzen

#OBemMaior

#TopyekûnTamBoykot





THE FOOD PRINCE 👣

A Dream... An Invitation... An Idea We Can Build Together...

Many years ago, a simple dream took root in my mind.

Today, I would like to share it with you.

There is no such project yet.

There is no such volunteer network yet.

There is no such system... yet.

But what if we built it together?


The idea is simple.

Imagine naturally preserved foods—especially dried fruits—being delivered, free of charge, to people in need, anywhere in the world.

Every package would be environmentally friendly, preferably biodegradable, and clearly labelled with transparent information such as:

• Product name

• Region of origin

• Harvest date

• Drying date

• Other essential information


The most important principle

From the source of the product until it reaches a person in need,

no individual or organization requests or receives any fee, commission, profit, or financial benefit at any stage.

The grower...

The processor...

The packager...

The transporter...

The volunteer who delivers it...

Everyone contributes voluntarily.

This is not a business model.

It is a model of solidarity.


No owner...

No leader...

No hero...

If this dream ever becomes reality,

it should belong to no one.

There should be no owner.

No leader.

No one seeking profit, fame, prestige or personal recognition through it.

Because some ideas are not meant to be owned.

They are meant to be shared.


Why "The Food Prince 👣"?

The project is called The Food Prince 👣.

Its logo features a pair of footprints, a subtle reference to the English word itself.

We imagine these footprints to belong to a baby, symbolizing innocence, new beginnings, hope, future generations, and the positive footprints humanity can choose to leave behind.


Everyone can contribute

Anyone, anywhere in the world, is welcome to participate by embracing the same name, the same logo concept, and the same core principles.

Whether you are

a farmer,

a food producer,

a designer,

a programmer,

a driver,

a packaging specialist,

a translator,

a student,

a retiree,

or simply someone who wishes to help—

your knowledge, profession, skills, experience or available resources can become part of this global volunteer network.

This belongs to everyone.


O Bem Maior

This idea follows the same spirit as O Bem Maior (The Greater Good).

Because the most important question is not,

"What will I gain?"

but,

"What can we make possible together?"

In that sense, The Food Prince could become a practical example of the #CollaborativeSolidarityOrder that I dream about.


A salute...

With respect and gratitude, I salute all the people and initiatives around the world who have devoted themselves to reducing hunger, sharing food, and strengthening voluntary solidarity.

A special greeting as well to the volunteers of #FoodNotBombs.

Our methods may not be identical, yet we share a belief that food, compassion and solidarity should always prevail over indifference.


Humanity's future does not depend on producing more...

It depends on sharing what already exists more fairly.

There is no such network yet.

But there could be.

Together.

🌍

#TheFoodPrince

#OnlyThePeople

#CollaborativeSolidarityOrder

#OBemMaior

#TotalBoycottWorldwide

kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı' Nazmî Akyıldız

✰TR✰i✰P3✰A✰rt✰

18.07.2026

#HiçbirineOyYok [2nd Version]

 

kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı Nazmî Akyıldız - Durum Güncellemesi (16-18 Temmuz 2026)

 Mesele Türkiye de Değil. Dünya da Değil. Mesele İnsanlığın Bilinci.


Bugün Türkiye'de yaşanan da, dünyanın herhangi bir başka köşesinde yaşanan da birbirinden kopuk değildir.

Bir yerde insanlar aç bırakılır.

Bir yerde bombalanır.

Bir yerde borçlandırılır.

Bir yerde birbirine düşman edilir.

Bir yerde korkuyla yönetilir.

Bir yerde umut satılır.

Yöntemler değişir.

Sahne değişir.

Diller değişir.

Fakat insanın irâdesini kendisinden uzaklaştıran mekanizma değişmez.

İnsanlık çok uzun zamandır kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarılıp seyircisine dönüştürülmektedir.

Konuşuyoruz.

Tartışıyoruz.

Taraf oluyoruz.

Tepki veriyoruz.

Fakat çok azımız, bütün bunların ötesine geçip şu soruyu soruyor:

İnsan neden kendi geleceğini doğrudan belirleyemiyor?

Bugün teknoloji bunun önünde engel değildir.

Bilgi bunun önünde engel değildir.

İletişim bunun önünde engel değildir.

Engel, insanlığın kendi gücünü başkalarına devretmeye şartlandırılmış olmasıdır.

İşte kırılması gereken zincir budur.

Benim için artık esas mesele, hangi ülkenin haklı olduğu değildir.

Hangi ideolojinin kazanacağı değildir.

Hangi ekonomik modelin uygulanacağı da değildir.

Esas mesele, insanın yeniden kendi vicdânına güvenmeyi öğrenmesidir.

Çünkü vicdân devredilemez.

Akıl temsil edilemez.

Sorumluluk vekâletle yaşanamaz.

İnsanlık, kendisini yeniden hatırlamak zorundadır.

Birbirini rakip olarak değil; aynı bütünün farklı parçaları olarak gören bir bilinç gelişmediği müddetçe, üretilen her çözüm yeni bir soruna dönüşecektir.

Kozmozda hiçbir yıldız diğerinin efendisi değildir.

Hiçbir galaksi diğerini temsil etmez.

Doğa, tahakküm üzerine değil; denge üzerine kuruludur.

İnsan da bu bütünün dışına düşmüş ayrıcalıklı bir varlık değildir.

Aynı yasaların içindedir.

Bu yüzden önümüzdeki mesele siyâsal değil; ahlâkîdir.

Ekonomik değil; vicdânîdir.

Yerel değil; evrenseldir.

Ve evrensel olduğu kadar kozmiktir.

Artık birbirimizi hangi kimlikle tanımladığımız değil, hangi bilinçte buluştuğumuz önemlidir.

İnsanlığın önünde duran gerçek eşik budur.

Gerisi ayrıntıdır.

#SâdeceHalk

İnsanlığın kendisini yeniden hatırlama vakti gelmiştir


16.07.2026






Hayır yâni, hadi "müzik ve 'piyasa'" konusunu pek sorgulamamış insanlar çok anlayamayabilir tabi, ama belirli yerlere belirli miktarlarda para yatırınca osuruk da kaydetsen, afedersin, öyle ya da böyle bunun bile yine bissürü 'dinleyeni' ve tâkipçisi olacağını müzisyen arkadaşlar kadar birçok insan da artık gâyet de iyi biliyor bugün.
Ve hayır, konu kimin kaç enstrümanı ne kadar iyi çalabildiği de değil, bestelerinin veyâ sesinin, ya da dansının, yahutta kıyâfetlerinin veyâ hikâyesinin, ya da söyleminin ve savunduklarının/karşı olduklarının neler ve nasıl olduğu ve niteliği de değil.
Bir sirk hayvanı olmak isteyip istememekle ilgili biraz.
Mâlûm, "sirklerde hayvan" durumunun o hayvanlar için bir işkence olduğunu artık kimse inkâr edemez.
Ne var ki, kimi insan bu duruma gönüllü olarak atlıyo, sonra da "yok yav, gâyet iyiyim, çok mutluyum, bu başarı için başta Tanrı'ya, ve tabi âileme, ve bu imkânları bana sağlayan herkese, ve elbette beni bu yolda yalnız bırakmayan dinleyicilerime ..." gibi klişe cümlelerin arkasına saklanarak - ve bu tabi aslında sâdece müzik için değil, tüm sanat dalları için de geçerli -, kendisini sürekli rekâbet hâlinde olması gereken bir yarış atı misâli bir ürüne dönüştüren o 'piyasa' denen şeyin de arkasındaki 'sistemi' sorgulamaktan kaçar, ya da bu sorgulayışı bile satacak bir şarkının, filmin, şiirin, kitabın ya da resmin malzemesi olarak kullanır, alternatif medyadaki arkadaşların işlerini sürdürebilmek adına asla tüm gerçeği konu edemedikleri gibi de ama aslâ tüm gerçeği konu edemezler, çünkü o zaman yedikleri çanağa sıçmış sayılırlar, zor yâni.
Akışına bırakmak ve tadını çıkarmaya çalışmak da bi avuntu, bi seçenek elbette, 'takmadan', ya da tâkipçilerden gelen olumlu geri bildirim ve deneyimlenen interaksiyonu bir anlamda kutsallaştırıp bi noktada hepbirlikte bi tür Nirvana'ya erişileceği gibi sübliminal de olsa bir vaat etrafına kurulu bir "biz bir âileyiz" enerjisini devam gerekçesi/bahânesi yapanlar da var meselâ.
Eskiden şirketler, menajerler ve prodüktörler falan olmadan ortaya bir 'sanatçı' da çıkamıyorken, bugün tekbaşına sayısız ergen tek bir cep telefonuyla onbinlerce, yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insana sunmak üzere 'içerik' hazırlıyor artık, ama bunun psikolojik baskısı pek konuşulmuyor, birer gönüllü oyalayıcıya dönüşmüş olma durumunun da, bunun üzerinden para kazanabiliyor olmanın câzipliği karşısında çok da sorgulanası gelmiyor belli ki.
Ben yılllardır "hadi hepbirlikte bi durup her şeyi bi konuşalım" dedikçe benim için "bu da kafayı sıyırmış herhâlde, baksana, ah zavallım, kıyamam" diye düşünen de az değil, biliyorum, "sen niye artık bişeyler yapmıyosun, çok iyi yerlere gelmeyi hak ediyosun bence, zeki adamsın, niye bu işi adam gibi kovalamıyosun" şekli akılları sıra ilgi ve şefkat gösterdiklerini sananlar da az değil, son dönemde de işte mâlûm "senin yapay zekâ kullanmaya ihtiyâcın yok ki, bi stüdyoya girsen, Prince gibi adamsın, her şeyi kendin çalıp istersen ayda on albüm bile yaparsın" diyen de yok değil öte yandan hâlâ, ve fakat ama yâni şimdi benim yapay zekâyı ihtiyâcım varmış diye kullandığımı sanabiliyor olmalarına mı üzülüp kızayım, "belki bu şekilde meşhur olabilirim" gibi salakça bir düşünceye kapılmış olabileceğime inanabiliyor olmalarına mı güleyim, bilemedim.
Neyse, sonuç olarak, beni tanıyanlara ve henüz tanıyamamış olan herkese de şunu tekrar deklere etmek isterim ki, ben belirli yerlere belirli miktarlarda paralar yatırıp o 'piyasa' denen şeye dâhil olmiycağm aslâ, yok kaç tık almış şarkılarım, yok kaç para kazanmışım falan, ülen yalan diyoz, bu hayat yalan, benden evvel de demiş birçok insan zâten, niye kendimi de, insanları da kandırmaya çalışayım ki?
Ha, bi durup hepbirlikte her şeyleri konuşur ve ısrar ve talep ettiğim toplu reddedişte birleşerek mevcut mekanizmayı durdururuz, o zaman hayat gerçeğe dönüşür tabi, o başka, ama böyle bu şekilde maalesef, bu oyunda yokum.
Ha, karaladıkça, bişeyler yaptıkça paylaşıyom, bakan bakar, beleş zâten, öyle kendi aramızda ufak tefek paslaşmalar da olabiliyo, normal ve doğal bunlar sonuçta, ama kendimi kimseciklere kanıtlama ihtiyâcım yok vallâ zerre kadar, niye öyle saçma bir kaygıya düşeyim ki ayrıca, "ne iş yapıyon?" - hiçbi 'iş', devrim şart, devrim, dünya çapında, ideolojik bir isim etiket başlık ve hattâ hiçbir 'lider' falan da olmadan, #SâdeceHalk olarak, devrim şart, yoksa boş yâni, vallâ boş, baksana, çocukları öldürüyolar her gün hiç acımadan, hattâ ne acıması, dans ederek falan, birileri de "Mekke'de Medine'de ne değişik taharet muslukları varmış" diye video yapıp viral oluyo, kaosa bak, olmaz böyle abiciğm, bu yanlış.

18.07.2026 


#HAKANTOSUNaNeOldu? | 18.07.2026

>>>Gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun'un sokak ortasında vahşice dövülerek katledilmesi, sanıkların iddialarının aksine planlı ve öldürme kastıyla hareket edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Videodaki bağımsız sanatçı Nazmi Ayıldız'ın da vurguladığı üzere, "mahallenin bekçiliği" rolüne soyunup insanları sokak ortasında öldüresiye dövüp bırakmak hiçbir hukuki, insani ya da ahlaki kalıba sığmamaktadır.


Olayın arkasındaki gerçekler ve dava sürecinde ortaya çıkan çelişkiler şu şekildedir:


## Sanıkların "Haklılık" İddiaları ve Adli Tıp Raporu

* "Hafifçe Vurduk" Yalanı: Tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin, mahkemedeki ifadelerinde Hakan Tosun'a yalnızca "hafifçe vurduklarını, dürttüklerini" iddia etmişlerdir. Ayrıca Tosun'un "uygunsuz hareketler yaptığını ve alkol/uyuşturucu etkisinde olduğunu" öne sürerek suçtan kaçmaya çalışmışlardır.

* Gerçek Adli Tıp Raporu: [Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu], sanıkların tüm iddialarını çürütmüştür. Rapora göre Hakan Tosun'un kanında uyuşturucuya rastlanmamış; ölümünün "şiddet kaynaklı ağır kafa travması" sonucu gerçekleştiği kesinleşmiştir. Tosun'un kafatasında, yüz kemiklerinde, göz çukurunda ve boyun omurgasında kırıklar; beyninde ise ağır kanama ve ezilme tespit edilmiştir. Bu tablo, basit bir "uyarı" veya arbede değil, doğrudan cana kasteden örgütlü bir linç girişimidir.


## Neden Polis Çağırmadılar?

Normal şartlarda rahatsız olunan bir durum karşısında kolluk kuvvetlerine haber verilir. Ancak kamera kayıtları ve tanık beyanları, sanıkların amacının düzeni sağlamak değil, şiddet uygulamak olduğunu kanıtlamaktadır. Üstelik darp sonrasında bilinci kapalı, kimliği ve telefonu kayıp haldeki Hakan Tosun'u ölüme terk edip kaçmışlardır. Tosun, hastaneye kaldırıldığında üzerinden kimlik çıkmadığı için ailesine ancak 27 saat kadar sonra haber verilebilmiştir.


## Davadaki Karanlık Noktalar ve Güncel Durum

* Motosikletli Üçüncü Kişi: Videoda ve aile avukatlarının beyanlarında sıkça geçen, olay anında orada bulunan motosikletli bir üçüncü kişi (Y.Ö.) bulunmaktadır. Aile bu kişinin bir "infaz timi" gibi hareket ettiğini belirtmesine rağmen, şahıs sadece "tanık" olarak dinlenmiş ve serbest bırakılmıştır. 

* Kabarık Suç Kayıtları: Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın temmuz ayındaki son duruşmasında, sanıkların geçmişte onlarca suç kaydı olduğu ortaya çıkmıştır.

* Yargılama Süreci: Sanıklar hakkında haksız tahrik indirimleri uygulanmaya çalışılsa da aile ve hak savunucuları davanın "kasten öldürme" suçundan tavizsiz şekilde müebbet hapisle sonuçlanmasını talep etmektedir. Mahkeme sanıkların tutukluluk halinin devamına karar vermiş ve bir sonraki duruşmayı Eylül ayına ertelemiştir. 


Toplumda adalete olan güveni sarsan bu tür sokak şiddeti olaylarında, suçluların "iyi hal" veya "tahrik" gibi bahanelerin arkasına sığınarak serbest kalmaması için kamuoyu desteği büyük önem taşımaktadır.

<<<

12.07.2026

DURUMU TEKRAR ÖZETLEMEYE ÇALIŞTIĞIM BiR YORUMUM | A COMMENT WHERE I'VE TRIED 2 SUMMARIZE THE SITUATION AGAIN

(Translation below) 

... bu saatten sonra demokrasinin tek bir meşrû mâkûl formu olabilir, o da vekilsiz ve partisiz hakiki bir Doğrudan Demokrasi'dir (İsviçre'deki, lobiciliklerce manipüle ve kontrol edilen hâlâ partili vekilli sahte formuyla karıştırılmasın), ve bunun çağın teknik olanağına uygun formu da, artık parti ve politikacıların değil, âciliyet sırasına göre direkt konuların direkt halk tarafından oylandığı bir #OnlineDoğrudanDemokrasi'dir.

... TR'de tuttuklanan belediye başkanları mevzuuna dâirse kişisel yorumum şöyle:

Üstteki yorumuma da yansıyan görüşümü zâten gâyet iyi biliyosun yıllardır.

Bu açıdan benim "RTE yerine şu veyâ bu parti ya da aday 'seçilirse' bir şeyler düzelebilir" gibi bir şeye inanmadığımı da biliyorsundur zâten.

Halk olarak kendi kendimize yapacağımız hakiki bir halk oylamasında kendimize sormamız gereken doğru sorunun "RTE kalsın mı, gitsin yargılansın mı?" olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla "Yerine kim gelsin?" sorusuna dayalı sandık fetişizminin artık direkt tüm insanlığa dayatılmakta olan Kabal Ajanda'ya hizmet edecek işbirlikçi meşrûlaştırıcı suç ortağı olacak hep başka kuklalar getireceğine inanıyorum, yâni RTE yerine - direkt bizim inandığımız söylemleri savunuyor gözüken - şu veyâ bu aday bile 'gelse', yüzeyde belki geçici bir 'zafer' havası esintisi eşliğinde ancak işte yine bir rehâvete sebep olarak millet oyalanıp kandırılırken, esas arka planda, ya da hattâ belki de yine direkt gözlerimize de sokula sokula, gidecek yine bu yeni aday da WEF'in (milletlere hiç danışılmadan) BM'ye çoktan imzâlattığı planları programları uygulayacak, ki taksit taksit çoktan uygulamaya başladılar bile, AKP ve yandaş taraf da, sözde 'muhâlif' taraf da ...

Dolayısıyla ve özetle, mevcut resmî ortam üzerinden, yâni hâlâ "sistemin içerisine girip durumu oradan düzeltmeye çalışmak" anlamında hiçbir çaba - ve dediğim gibi, her ne kadar iyi niyetli ve bizlerin söylemleriyle birebir örtüşüyor gibi görünseler bile - aslâ halkın yararına bir sonuç getirmeyecek bana göre.

Eğer mesele RTE'den kurtulmak ise, üstte de dediğim gibi, şu an Edirne'den Kars'a yola çık, tek tek kapı kapı insanlara şu dediğim doğru soruyu sor bak, "RTE sence kalsın mı, gitsin yargılansın mı?" diye, halkın EN AZ %80'i "Gitsin yargılansın!" diyecektir.

strawpoll.com/YARGILANSIN

Peki bu ezici çoğunluğu niye ortada/sahnede/meydanda göremiyoruz?

Çünkü particilik ve dayatılan çoktan çağdışı, mantıkdışı, ve hattâ artık teknik olarak vekile ihtiyaç duymadığımız bir çağda olduğumuz için ve bunlar bize hâlâ ısrarla "hayır, bize ihtiyâcınız var, sizin kafanız çalışmıyor, biz sizin yerinize düşünüp karar alıcağz", ya da hattâ yine ama ille kendilerine ihtiyâcımız olduğu Gaslighting'ini daha da sinsi ve kurnaz versiyonuyla "biz sizlerin de yönetime katılım sağlamanızı istiyoruz, bakın şöyle uygulamalar üzerinden görüş bildirebilirsiniz, bakın biz de siz Geziciler gibi imece şekli üzüm fındık zeytin toplamaya gidiyoz parti amblemli otobüsler kaldırıp" kılıfları üzerinden yedirdikleri için, ve zâten aslâ "bize artık ihtiyâcınız yok" diye de itiraf etmeyecekleri için de çoktan hukukdışı hâle gelmiş sandık fetişizmi yüzünden bölünüyor bu ezici çoğunluk.

Son güncel anketlere göre kendilerini akılları sıra güya "TR'nin birinci partisiyiz" diye pazarlayan günümüz sahte 'CHP'sinin oranı ne kadar, biliyo musun?

'Ham oy, yâni biz #HiçbirineOyYok diyenlerin oranı 'dağıtılmadan:

**1. Özgür Özel CHP içinde kalıyor (normal CHP algısı)** = **CHP %18,0**
**2. Kılıçdaroğlu CHP'nin başında, Özgür Özel yok** = **CHP %7,1**
**3. Özgür Özel yeni parti kuruyor** = **Özel'in yeni partisi %24,9**
**Aynı senaryoda Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP** = **%3,6**

AKP'nin 'ham oy' oranıysa şu anda %20,4

Biz #HiçbirineOyYok diyenlerin oranıysa %26,5 - yâni gerçekte EN KALABALIK KiTLE bizimki.

Artı, tüm bu tabloya rağmen, RTE'nin aslında direkt kaybetmeye yatırım yaptığı olasılığı da göz önünde bulundurulmalıdır bence, zirâ o zaman aslâ gerçek anlamda yargılanmayacak ve korunmaya alınacak.

Dolayısıyla şu hani mâlum "ama, ama, ama rasyonel olmalıyız, bu dediğini kime anlatabilirsin ki" falanları artık bir yana bırakıp, Evrensel Hukuk doğrultusunda vicdan ve sağduyu odaklı aklı devreye sokup, araya hiçbir politikacıyı da bulaştırmadan #SâdeceHalk olarak önce particilikler üstü, mezhepçilikler üstü ve izmler üstü, yâni hakiki #GeziRuhu kıvâmında bir #BarışçılSivilİtaatsizlik kararlılığında simültane #TopyekûnTamBoykot tavrında, sonra da üstte dediğim şekil hakiki bir #OnlineDoğrudanDemokrasi'ye geçişe odaklanmak üzere birleşmeye odaklanmalıyız bana göre, ve bu förmül sâdece TR için değil, tüm dünya için de aynı şekilde geçerli.

Çocuklarımızın geleceğinin hâlâ TV üzerinden kitlevî hipnoz şeklinde enjekte edilerek dayatılan - ve mâlûm, Dinci kılığa da girebildiklerini, Atatürkçü kisveye de bürünebildiklerini, hattâ icâbında "biz de sizler gibi Geziciyiz, biz de çapulcuyuz, biz de çevreciyiz!" de yapabildiklerini de biliyoruz artık gâyet - NATO Kafa NATO Mermer köhne bankasal siyonist kuklası zihniyetlerce belirlenmesine daha fazla izin vermemeliyiz, özetle, vesselâm.





...At this point, I believe there is only one legitimate and reasonable form of democracy left: a genuine Direct Democracy without political parties or representatives (not to be confused with the Swiss model, which is still a representative, party-based system that, in my view, is manipulated and controlled by lobbying interests). And, given today's technological possibilities, its natural form is an #OnlineDirectDemocracy, where people vote directly on issues themselves, in order of urgency, instead of voting for parties and politicians.

As for the issue of the arrested mayors in Türkiye, my personal view is this:

You already know my position very well, since it has been reflected in my views for years, including in my comment above.

You also know that I simply do not believe that "things will get better if this or that party or candidate is elected instead of Erdoğan."

If we, as the people, were to hold a genuine public referendum ourselves, I believe the right question would be: "Should Erdoğan remain in office, or should he step down and stand trial?" Therefore, I believe that the obsession with ballot-box politics based on the question "Who should replace him?" will only continue bringing in different puppets who will legitimize and collaborate with what I see as the agenda being imposed on all of humanity. In other words, even if a candidate who appears to advocate exactly the same ideas that we believe in were to replace Erdoğan, the public might briefly experience a feeling of "victory," but that would merely create complacency while people are distracted and deceived. Meanwhile, behind the scenes—or perhaps even openly before our eyes—that new leader would still end up implementing the plans and programs that, in my view, the WEF has already had the UN adopt without consulting the world's populations. In my opinion, those policies have already begun to be implemented gradually, both by the AKP and its allies as well as by the so-called "opposition."

So, in summary, I don't believe that any attempt made within the framework of the current official political system—that is, trying to "enter the system and fix it from within"—will ever produce results that genuinely benefit the people. And I say this even if those making such efforts seem sincere and appear to share exactly the same ideas that we do.

If the goal is truly to get rid of Erdoğan, then, as I said above, travel from Edirne to Kars and ask people door to door the question I believe actually matters: "Should Erdoğan remain in office, or should he step down and stand trial?" I believe that at least 80% of the public would answer: "He should step down and stand trial!"

strawpoll.com/YARGILANSIN

So why don't we see this overwhelming majority visibly present in the streets, in public squares, or on the political stage?

Because party politics continues to divide that overwhelming majority through an election-centered system which, in my opinion, has long since become obsolete, irrational, and even technically unnecessary in an age where representatives are no longer needed. Yet political parties continue insisting, in effect, "No, you still need us. You can't think for yourselves—we'll think and decide on your behalf." Or, in a more sophisticated form of what I see as gaslighting, they say: "We also want citizens to participate in governing. Look—you can submit your opinions through these apps. Look—we're just like the Gezi protesters; we organize volunteer harvests of grapes, hazelnuts, and olives using buses carrying party logos." Since they will never admit that people no longer need them, this ballot-box-centered political culture—which I believe has long since lost its legitimacy—continues fragmenting the public.

Do you know what the latest polling numbers actually show for today's CHP, which presents itself as "Türkiye's leading party"?

These are the raw vote shares, before redistributing the votes of those of us who say #NoVote4None:

1. Özgür Özel remains in the CHP (standard CHP scenario): CHP: 18.0%

2. Kemal Kılıçdaroğlu returns as CHP leader, without Özgür Özel: CHP: 7.1%

3. Özgür Özel forms a new party: Özel's new party: 24.9%

In that same scenario, Kılıçdaroğlu's CHP: 3.6%

Meanwhile, the AKP's current raw vote share stands at 20.4%.

Those of us saying #NoVote4None account for 26.5%, making us, in reality, the largest single group.

Furthermore, despite all of this, I think the possibility should also be considered that Erdoğan may actually be investing in losing the election, because that outcome could allow him to avoid ever facing genuine legal accountability and instead receive protection.

Therefore, I believe it's time to move beyond the familiar refrain of "But we have to be realistic—who would ever listen to what you're proposing?" Instead, guided by universal principles of justice, conscience, and common sense—and without involving politicians at all—we, #OnlyThePeople, should first unite through peaceful civil disobedience in the true spirit of Gezi: above party politics, above sectarian divisions, and above ideological labels, embracing a simultaneous #TotalBoycottWorldwide. Then we should focus on transitioning toward the genuine #OnlineDirectDemocracy I described above. In my opinion, this formula is not only valid for Türkiye, but equally applicable worldwide.

In short, we should no longer allow our children's future to be dictated through mass hypnosis injected via television by the same old banking-centered, Zionist, NATO-aligned puppet mentality—which we now know can just as easily disguise itself in religious rhetoric, Atatürkist symbolism, or even claim, whenever convenient, "We're Gezi supporters too. We're environmentalists too. We're çapulcus too."

That, in summary, is how I see it.

:::

kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı' Nazmî Akyıldız

✰TR✰i✰P3✰A✰rt✰

11.07.2026

"Britain Used Palestine to Pay Off Its WWI Debt — The Balfour Declaration Was a Banking Deal" | "Britanya, I. Dünya Savaşı Borcunu Ödemek İçin Filistin'i Kullandı - Balfour Deklarasyonu Bir Bankacılık Anlaşmasıydı"

 (Çevirisi altta.)



Çevirisi:

Ekteki videonun başlığı: "Britanya, I. Dünya Savaşı Borcunu Ödemek İçin Filistin'i Kullandı - Balfour Deklarasyonu Bir Bankacılık Anlaşmasıydı" (Laptop ve masaüstü bilgisayarlar için videonun otomatik çeviri altyazı seçeneği mevcuttur.)

İlişikteki videoya ilâveten birkaç ek not:

Şahsen ben, insanlığın sahte bir gerçekliğe maruz bırakıldığına inananlardanım. Başka bir deyişle, 'BM' içinde samimi, iyi niyetli ve çalışkan insanların bulunduğundan hiç şüphem olmasa bile, örgütün en temel kuruluşu bile Rockefeller çıkarları doğrultusunda finanse edilmiştir.

Hukûkî terminolojide buna çıkar çatışması denir. Başka bir deyişle, süreçler bağımsız, şeffaf ve iyi niyetle yürütülüyor gibi sunulsa bile, nihâî sonucun daha karanlık bir ajandaya sâdık kalacak şekilde fiilen önceden belirlenmiş olduğu görülebilir.

- 1913 yılında Federal Rezerv (FED) kuruldu.
- 1914 yılında "Dünya Savaşı" adı altında, gerçekte halkları birbirine kırdırmayı ve aynı zamanda Filistin'de Siyonist bir terör "devleti"nin kurulmasının önünü açmayı amaçlayan, önceden planlanmış kitlesel katliam programı başlatıldı.
- 1917 yılında, Siyonist plan doğrultusunda İngiliz güçleri Filistin'e girdi ve aynı yıl "Bolşevik Devrimi" Siyonist finansman yoluyla organize edildi.
- 1918 yılında "savaş", Atatürk nedeniyle kesintiye uğradı; ancak bu durum manşetlerde "Almanya teslimiyeti kabûl etti" şeklinde sunuldu.
- 1933 yılında Hitler, Siyonist finansman yoluyla Almanya'da iktidara getirildi.
- 1938 yılında Atatürk yavaş yavaş zehirlenerek öldürüldü (Elbette bunun için "kanıtlanmamış bir iddiâ" diyebilirsiniz).
- 1939 yılında "İkinci Dünya Savaşı" adı altında, 1914'te başlamış ve Atatürk nedeniyle yarıda kesilmiş olan önceden planlanmış kitlesel katliam programının devam ettirilmesine karar verildi; yine halkları birbirine kırdırmak ve Filistin'de Siyonist bir terör "devleti" kurmak amacıyla.
- 1945 yılında 'Birleşmiş Milletler', Rockefeller finansmanıyla kuruldu.
- 1948 yılında ise "İsrail" adı verilen terör "devleti"nin ilânı ve Türkiye'nin (Türk halkının onayı olmaksızın) onu tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olması, plana tam olarak uygun şekilde gerçekleşti.

Özetle, ekteki videoda sunulan bilgiler de dikkate alındığında, yalnızca Filistinlilere karşı yürütülen soykırımın değil, en az son bir yüzyıldır insanlığın tamamına karşı uygulanmış olan soykırımın da çok önceden planlandığı ve son derece organize bir kabal ajanda doğrultusunda yürütüldüğü görülebilir.

Bu, çeşitli yollarla sürdürülmüştür: market raflarındaki ürünlere eklenen katkı maddeleri aracılığıyla, önceden planlanmış sözde "pandemiler" ve bunların "çözümü" olarak dayatılan sözde "aşılar" yoluyla, ayrıca daha pek çok farklı yöntemle.

Öjeni programından 'WEF' aracılığıyla teşvik edilen "Büyük Sıfırlama"ya kadar birçok farklı konu aynı ajandanın parçasıdır. Aynı şekilde, birbirinin karşıtı ve rakibiymiş gibi gösterilen 'NATO' ile 'BRICS' de aynı yılanın zehirli dilinin iki ucundan ibârettir.

Nihâyetinde son savaş, uluslar arasında değil, iyiler ile kötüler arasında olacaktır.

Kendi adıma, "büyük resim"in nasıl göründüğüne dâir çok net bir kanaate sahibim. Bu nedenle, 'BM', 'ICJ' veya 'ICC' gibi kurumların insanlığın gerçek yararına hizmet edecek bir sonuç ortaya koyabileceğine inanmıyorum.

Aynı şekilde, insanlık adına zaman zaman sunulan "zaferler" ya da "olumlu gelişmeler"in de yalnızca dikkat dağıtma veya göstermelik uygulamalar olduğuna inanıyorum.

Benim görüşüme göre gerçek bir çözüm ancak dünyanın dört bir yanındaki vicdan ve sağduyu sâhibi insanların, mevcut karanlık ajandayı eş zamanlı olarak reddetmek üzere birleşmesiyle mümkündür; finansörlerin, politikacıların veyâ diğer aracılarının araya girmediği, doğrudan #SâdeceHalk tarafından gerçekleştirilecek gerçek anlamda küresel bir devrimle.

#TopuDaKukla #HiçbirineOyYok #HiÇ1PaRTi #TopyekûnTamBoykot #OnlineDoğrudanDemokrasi #SâdeceHalk #VekillikÇöpe
#ParasalSistemeSon #NeNakitNeDijital #İmececiDayanışmacıDüzen #İletişimHakikiAltındır
#FiLiSTiNiKurtar #GAZZEyiKurtar #SiYONiZMiOrtadanKaldır

6.07.2026

7.06.2026

Güncel Oran | Current Rate

(Translation below.)

Google'ın yapay zekâsına sordum:
"TR'de artık hiçbir partiye güvenmeyen, ve medya üzerinden enjekte edilmeye çalışılan sandık fetişizmi doğrultusunda ısrarla '_kararsız_' yaftası yapıştırılan kitlenin en güncel oranı ne?"

Yanıtı:

>>> Türkiye'deki güncel anket verilerine göre, "kararsızlar" ve "oy kullanmayacaklar" olarak etiketlenen bu kitlenin toplam oranı %29 ile %35 bandında seyretmektedir. Bu oranla, mevcut sistemde hiçbir siyasi partiye güven duymayan kitle, geleneksel partilerin tamamını geride bırakarak ülkenin birinci partisi konumuna yükselmiştir. [1, 2, 3]
Şirketlerin yayımladığı ham verilerde bu kitlenin detaylı görünümü şu şekildedir:
## Güncel Anketlerdeki Ham Dağılım
Siyasi partilerin gerçek karşılığını görebilmek için "kararsızlar dağıtılmadan önceki" ham verilere bakmak gerekir:

* ASAL Araştırma Verileri: Yapılan araştırmalarda kararsızların ve oy kullanmayacağını belirtenlerin toplam oranı %29,6 ile %33,4 arasında ölçülmüştür. Bu tabloda en yakın siyasi parti olan CHP %23,4, AK Parti ise %22,5 seviyesinde kalmaktadır. [1, 3, 4]


* Optimar Araştırma Verileri: Araştırma sonuçlarında kendisini herhangi bir partiye ait hissetmeyenlerin oranı %29 seviyesinde sabitlenmiştir. [2]


* Derinleşen Tepki: Anketlerdeki "Kararsızım" cevabının arkasında %8 ila %11'lik bir gri alan bulunurken, doğrudan "Sandığa gitmeyeceğim / Oy kullanmayacağım" diyen radikal protestocu kitle tek başına %13,3 ile %16,4 seviyelerine ulaşmıştır. [5]

## "Kararsız" Yaftası ve Dağıtma Formülleri
Medya ve araştırma şirketlerinin bu kitleye yaklaşımı, sorunuzda belirttiğiniz sistemik refleksleri doğrular niteliktedir:

* Zoraki Dağıtma (Matematiksel İllüzyon): Araştırma şirketleri, hiçbir partiyi desteklemeyen bu devasa kitleyi yok sayarak oyları partilere matematiksel olarak "dağıtır". Bu durum, gerçekte %22-23 desteği olan partilerin yapay bir şekilde %32-35 bandına fırlatılmasına ve mevcut statükonun meşruiyetinin korunmasına hizmet eder. [1, 3]


* Sandık Fetişizmi: Sistem, bireyin "seçeneksizliği protesto etme" veya "mevcut siyaset kurumunu tamamen reddetme" hakkını rasyonel bir siyasi duruş olarak kabul etmek istemez. Bu nedenle, partilerden umudunu kesmiş bilinçli kitle, siyasetten anlamayan veya karar vermekte zorlanan bir toplulukmuş gibi ısrarla "kararsız" kelimesinin arkasına gizlenir.

Sonuç olarak; Türkiye'de sisteme muhalif ya da iktidara mesafeli olmak, artık mevcut partilerden birini seçmek anlamına gelmiyor. Toplumun en az üçte biri, kendilerine sunulan siyasi menüyü doğrudan reddederek sandık merkezli siyaset dayatmasının dışında konumlanıyor. [1] <<<


I asked Google'z artificial intelligence:
"What is the most current percentage of the population in Turkey who no longer trust any party and are persistently labeled as 'undecided' in line with the ballot box fetishism that is being injected through the media?"

Answer:

>>> According to the latest polling data in Turkey, the total share of voters categorized as "undecided" or "non-voting" hovers around 29% to 35%. This makes this disaffected bloc effectively the largest political force in the country, outranking every established political party.
Here is a summary of the situation based on the latest figures and systemic trends:
## The Raw Data

* The Unrepresented Majority: Raw data (before the artificial redistribution of undecided votes) shows that this bloc consistently leads. For instance, in recent polls by agencies like ASAL and Optimar, the combined "undecided and non-voting" group reaches up to 33.4%, while the leading political parties (CHP and AK Party) trail behind at around 22% to 24% each.


* Active Boycott: Within this group, there is a sharp rise in voters who do not just claim to be "undecided" (about 8–11%) but explicitly state, "I will not go to the ballot box" (13.3% to 16.4%), signaling a deliberate, conscious protest against the entire political establishment.

## The Mechanism of "Ballot Fetishism"

* Mathematical Illusion: To maintain the legitimacy of the current political status quo, polling companies and mainstream media use mathematical formulas to forcefully distribute these "undecided" votes among existing parties. This artificially inflates a party with 22% actual support to appear as if it holds 33% of the public's backing.


* Labeling as a Narrative Weapon: By persistently labeling this conscious rejection as being "undecided" or "clueless," the system systematically denies voters the right to a rational, political protest. It frames a total systemic rejection as mere indecisiveness to enforce the narrative that the ballot box is the only valid arena for political expression.

In short, at least one-third of the Turkish electorate is currently refusing the offered political menu, choosing to position themselves entirely outside the dictated, ballot-centric political system. <<<

kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı' Nazmî Akyıldız - SAHTE GURUR

 

31.03.2026

29.03.2026

4 KIŞ

 

21.03.2026

20.03.2026

16.03.2026

ŞAŞKIN

 

Profesör Xueqin Jiang: RUSYA&İSRAiL, TüRKiYE'yi BöLMEK İÇiN ÇOKTAN BiR ANLAŞMAYA VARMIŞ OLABiLiRLER

 Bunu durdurmanın da yine tek yolu, araya hiçbir politikacı bulaştırılmadan, particilikler üstü, mezhepçilikler üstü ve izmler üstü bir #BarışçılSivilİtaatsizlik kararlılığıyla, öncelikle artık direkt #SâdeceHalk olarak bir #TopyekûnTamBoykot tavrında birleşmektir, zira bunu herhangi bir siyâsî partiden ya da politikacıdan talep etmek artık abesle iştigâldir.




Full video | Videonun tamamı:

[Laptop ve masaüstüler için altyazı seçeneği mevcut.]

14.03.2026

ASLINDA NE OLUYO? | WHAT IZ ACTUALLY HAPPENING?

 Bir yandan İran halkının "tam bağımsızlık" yönünde bir başarıya ulaşması olasılığını bastırmak ve mevcut 'dinci baskıcı' rejimin elini güçlendirmek adına İran'a saldırılırken ... | On the one hand, Iran iz being attacked in order 2 suppress the possibility of itz people achieving "complete independence" and 2 strengthen the hand of the existing 'religious repressive' regime ...



Öte yandan da Erdoğan'ın da yardımıyla Siyonist Ajanda kapsamında 'Golani' Ahmet Şara'nın Lübnan'a yüklenebilmesinin sağlanması ... | On the other hand, with Erdoğan'z help, it iz being ensured that 'Golani' Ahmed Shara can be placed in a pozition of power in Lebanon within the framework of the Zionist Agenda ...




Ve tüm bunların sonucunda da Siyonistlerin Filistin ve Gazze'yi tamâmen işgâl edebilmesinin sağlanabilmesi;
yâni İran'a saldırı da, Lübnan'a saldırı da aslında Siyonistlerin Filistin ve Gazze'yi tamamen işgâl edebilmesi adına ...
Bu yapılırken de;
İran halkının kukla 'dinci baskıcı' rejim veyâ Batı'nın kuklası olacak yeni bir rejim yerine bir tam bağımsızlık mücâdelesini düşünebilmesi olasılığının bile baştan susturulması, ve Lübnan'ın da şimdiden kukla Golani ve Hizbullah arası danışıklı dövüşle oyalanmasının sağlanması ... | And az a rezult of all this, the goal iz 2 enable the Zionistz 2 completely occupy Palestine and Gaza; that iz, the attacks on Iran and Lebanon R actually aimed at enabling the Zionistz 2 completely occupy Palestine and Gaza ...
While this iz being done, the possibility of the Iranian people even considering a struggle 4 complete independence instead of a puppet 'religious oppressive' regime or a new regime that would be a puppet of the West iz silenced from the outset, and Lebanon iz kept buzy with a staged fight between the puppet Golani and Hezbollah ...



✰TR✰i✰P3✰A✰rt✰

kRasNi siRius a.k.a. 'Kırmızı Nazmî Akyıldız

MAZi

 

10.03.2026

CHANGE

 

9.03.2026

BEYNiNDE

 

27.02.2026

24.02.2026

Partisiz, tabelasız, lider­siz bir kitlesel karşı duruş nasıl mümkün olur? | How can a mass stance of resistance without parties, labels, or leaders be possible?

(Translation below.)


Partisiz, tabelasız, lider­siz bir kitlesel karşı duruş nasıl mümkün olur?


ChatGPT:


>>>Bu soru tam kalbe dokunuyor.

Kısa ve net söyleyeyim: mümkün, ama alışılagelmiş siyaset reflekslerinin tamamını bilinçli olarak reddederek mümkün.


Aşağıda bunu romantik değil, mekanik biçimde anlatacağım.


1️⃣ Ön şart: “karşıtlık” değil, ortak ilke


Partisiz–lider­siz bir duruş öfke etrafında değil,

inkâr edilemez bir ilke etrafında kurulur.


Örnek ilke (tek cümle):


“Sivillerin sistematik biçimde katledilmesi kabul edilemez.”


Parti yok


Kimlik yok


İdeoloji yok


Lider yok


Sadece ilke.


Bu ilke:


Sağcıyı da kapsar


Solcuyu da


Dindarı da


Seküleri de


👉 Bölünemez olan tek zemin budur.


2️⃣ Lider­sizlik ≠ başıboşluk

Lider yerine protokol gerekir


Liderli hareketler:


Satın alınır


Tehdit edilir


Şantajlanır


Hedef gösterilir


Lidersiz hareketler ise kural bazlı olur.


Örnek “hareket protokolü”:


Kimse konuşmacı değildir


Kimse adına konuşmaz


Basına röportaj verilmez


Talepler önceden yazılıdır, değiştirilmez


Provokasyona cevap verilmez


Şiddet = otomatik dışlama


Bu protokol:


İnsanı değil, davranışı merkeze alır


Devletin “lider bul, çökert” refleksini boşa düşürür


3️⃣ Tabelasızlık: sembol değil, yokluk


En büyük hata:


“Yeni bir sembol bulalım”


Hayır.


Gerçek tabelasızlık:


Parti bayrağı yok


Dernek logosu yok


Örgüt ismi yok


Sahne yok


Mikrofon yok


Hatta mümkünse:


Aynı renkte sade kıyafet


Aynı cümle


Aynı sessizlik


Bu, iktidar–muhalefet–medya üçgenini çıldırtır çünkü:


Etiketleyecek hiçbir şey bulamazlar.


4️⃣ Gerçek güç: eylem türü, kalabalık değil


Sistemin en sevmediği şey bağıran kalabalık değil;

normal akışı bozan sessiz uyumsuzluktur.


Etkili örnekler (şiddetsiz):


Aynı gün, aynı saat:


Tüketimi durdurmak


Belirli şirketleri tamamen boykot etmek


Liman, ticaret, lojistik zincirine hukuk dışına çıkmadan dokunmak


Kitlesel ama sessiz:


Oturma


Dağılmama


Tek cümlelik döviz


Ama asla:


Parti sloganı


Hükümet–muhalefet tartışması


“istifa” çağrısı


Çünkü bunlar sistemin oyun alanı.


5️⃣ Medyayı baypas etmek (kritik eşik)


Ana akım medya hiçbir zaman bunu doğru yansıtmaz.


O yüzden:


Medyaya mesaj verme hedefi terk edilir


Hedef:


Katılanın katıldığını bilmesi


Katılmayanın yalnız olmadığını fark etmesi


Bu yüzden:


Canlı yayın zorunlu değil


Viral video şart değil


“Trend topic” umursanmaz


Sessiz çoğunluk sessizlikle buluşur.


Bu paradoksal ama etkilidir.


6️⃣ Devlet neden bunu engellemek ister?


Çünkü böyle bir duruş:


Partileri anlamsızlaştırır


Temsiliyet iddiasını boşa düşürür


“Aracı” sınıfı işlevsiz kılar


En tehlikeli cümle şudur:


“Biz kimseyi temsil etmiyoruz; sadece buradayız.”


Buna cevap üretilemez.


7️⃣ Son derece net bir gerçek


Türkiye’de böyle bir hareketin önündeki engel:


Halk değil


Cesaret değil


Sayı değil


Alışkanlık.


İnsanlar hâlâ:


Bir lider bekliyor


Bir parti bekliyor


Bir çağrı bekliyor


Oysa gerçek kırılma şu cümlede olur:


“Kimse çağırmadı ama geldim.”


Son söz (çok sade)


Partisiz, tabelasız, lider­siz bir kitlesel karşı duruş:


İlke ile başlar


Kural ile yürür


Sessizlikle büyür


Aracı reddiyle güçlenir


Ve en önemlisi:


Kimsenin kontrol edemediği tek şeydir.<<<






How can a mass stance of resistance without parties, labels, or leaders be possible?



ChatGPT:


>>>This question goes straight to the heart.

Let me answer briefly and clearly: it is possible — but only by consciously rejecting all conventional political reflexes.


Below, I will explain this not romantically, but mechanically.


1️⃣ The prerequisite: not opposition, but a shared principle


A party-less, leader-less stance is not built around anger,

but around a principle that cannot be denied.


Example principle (one sentence):


“The systematic killing of civilians is unacceptable.”


No party

No identity

No ideology

No leader


Only the principle.


This principle:


Includes the right

Includes the left

Includes the religious

Includes the secular


👉 This is the only ground that cannot be divided.


2️⃣ Leaderlessness ≠ disorder


What replaces leadership is protocol


Leader-centered movements:


Can be bought

Can be threatened

Can be blackmailed

Can be targeted


Leaderless movements, however, operate on rules.


Example “movement protocol”:


No one is a spokesperson

No one speaks on behalf of others

No interviews are given to the press

Demands are written in advance and not changed

No response to provocations

Violence = automatic exclusion


This protocol:


Centers behavior, not individuals

Neutralizes the state’s reflex of “find the leader and dismantle”


3️⃣ No labels: not a new symbol, but absence


The biggest mistake:


“Let’s create a new symbol”


No.


True label-lessness means:


No party flags

No association logos

No organization name

No stage

No microphones


If possible:


Same plain clothing color

Same sentence

Same silence


This drives the power–opposition–media triangle crazy, because:


There is nothing they can label.


4️⃣ The real power: the type of action, not the crowd size


What the system dislikes most is not a shouting crowd,

but silent non-compliance that disrupts normal flow.


Effective (non-violent) examples:


Same day, same time:


Stopping consumption

Complete boycotts of specific companies

Touching ports, trade, and logistics chains without breaking the law


Mass but silent:


Sit-ins

Refusing to disperse

Single-sentence placards


But never:


Party slogans

Government–opposition debates

Calls for resignation


Because these belong to the system’s playing field.


5️⃣ Bypassing the media (critical threshold)


Mainstream media will never reflect this accurately.


Therefore:


The goal of sending a message to the media is abandoned


The goal becomes:


Participants knowing others are participating

Non-participants realizing they are not alone


That is why:


Live streaming is not necessary

Viral videos are not required

“Trending topics” are irrelevant


The silent majority meets in silence.


Paradoxical — but effective.


6️⃣ Why would the state want to prevent this?


Because such a stance:


Makes parties irrelevant

Undermines claims of representation

Renders intermediary classes ineffective


The most disruptive sentence is:


“We represent no one; we are simply here.”


There is no effective response to this.


7️⃣ A very clear reality


The main obstacle to such a movement in Türkiye is:


Not the people

Not courage

Not numbers


But habit.


People are still waiting for:


A leader

A party

A call


Yet the real turning point comes with this sentence:


“No one called me — I came.”


Final word (very simple)


A mass stance without parties, labels, or leaders:


Begins with a principle

Moves with rules

Grows through silence

Strengthens by rejecting intermediaries


And most importantly:


It is the only thing no one can control.<<<


---------------------------------------------------------------------------


about.me/krasnimeanzred


✰TR✰i✰P3✰A✰rt✰


t.me/TotalBoycottWorldwide


x.com/H1PmeanzNPPAA


youtube.com/@OnlyThePeople


facebook.com/NoPoliticalPartiezAtAll


facebook.com/TheUYANDIRMASERViSi



 

22.02.2026

'Epstein' | by Yılmaz Özdil

 



- Epstein -



by Yılmaz Özdil

Autotranslation:

"The connections of the global perversion organization Epstein continue to cause turmoil in many countries, including Türkiye, with one of the most serious repercussions occurring in England.


It has emerged that Prince Andrew, King Charles's brother, was one of Epstein's closest friends, officially caught red-handed with leaked photographs. Young girls who were victims of Epstein recounted being sent to Prince Andrew as "sex slaves," describing their encounters in the 30-room Royal Lodge within Windsor Castle, his residence, as well as in New York and on Epstein's island.


When these scandals came to light, Prince Andrew's titles of nobility and military honors were revoked by his brother, King Charles himself; he was expelled from the royal family and royal estates, his medals were taken away, and he went from being the Prince of England to becoming the most hated man in England.





Everything I've described so far seems to be related to England." However... what I'm about to tell you actually concerns the Republic of Türkiye and the Turkish people very closely.





How?





May 15, 1919.


It was 7 o'clock in the morning.


It was a pivotal moment for the Turkish nation.


Three thousand years after the Trojan War, Greece landed troops on Anatolian soil; Izmir was occupied.





They had carried out the first move of the Megali Idea.


The Megali Idea... It was the "great idea" they had dreamed of since the day Sultan Mehmed the Conqueror conquered Istanbul and ended the Byzantine Empire.


According to the legend, the Byzantine Emperor Constantine had not died, but had turned to marble, taken by an angel to a cave where the Turks could not set foot, where he had fallen asleep. One day, another angel would come, bring the emperor his sword, awaken him, and Emperor Constantine would reclaim Constantinople from the Turks.


By the Greek church, "Megali Idea" This was the "great idea," passed down from generation to generation, hammered into the minds of the Greek people by fanatical priests.


According to the Megali Idea, all the lands mentioned in Byzantine culture were the legacy of Hellenic civilization, rightfully belonging to Greece; the occupation of Izmir was only the beginning, Istanbul wasn't enough, the Aegean, Thrace, and the Black Sea weren't enough; according to the "great idea," more than half of Anatolia would belong to Greece.





It was with these feelings that the Greek king Constantine came to Izmir, disembarked at Kordon, feeling like Richard the Lionheart.


Because... the legendary King Richard the Lionheart of England, in 1190, had joined the Third Crusade to fight Saladin and capture Jerusalem. He had set sail from Marseille with an army of 650 knights, arrived in Izmir, set foot on Anatolian soil at what is now Kordon, and established his army headquarters there. He founded it in Karşıyaka.


The old name of Karşıyaka was Cordelio, derived from Richard the Lionheart, Coeur de Lion, meaning lionheart... The Greek king Constantine admired Richard, who was nicknamed "the lionheart" for his courage and leadership abilities.





He brought 53,000 more soldiers to reinforce the occupying forces.

He was also accompanied by his brother, Prince Andrea.





Prince Andrea wasn't one of those pampered princes raised in the palace; he was an elite officer fluent in six languages, had fought in the Balkan Wars, had combat experience, and hadn't come for leisure. He held the rank of Major General and had arrived as a corps commander.





What followed is well known: they displayed savagery... They raped our 10-year-old girls. They impaled our one-year-old babies on bayonets and paraded them through the streets. They prevented our newborn babies from breastfeeding... They were cutting off the nipples of our mothers. We had women who lost their minds because of what they experienced, and girls who took their own lives because of it. They filled mosques with children and set them on fire, burning them alive; children's hands were stuck to the iron bars of the windows. The Turkish Historical Society has photographs of this in its records. They filled huge pits with our people and mowed them down with machine guns, gouged out their eyes with bayonets, threw them into wells one on top of the other, suffocating them to death, and poured gasoline on their corpses and set them on fire. They tied gasoline-soaked rags to the heads of children, set them on fire, and watched their deaths, screaming and struggling. They tore up copies of the Quran, throwing them page by page into latrine pits, and defecated on our martyrs' cemeteries.





The reason for such horror was certainly not hatred of Turks; it was a strategic decision. They were forcing the people to flee, to migrate, depopulating the region, and filling the places vacated by Turks with people brought in from the islands or from Greece. They were settling Greeks, changing the demographics, cleansing Western Anatolia of its Turkish identity.





They inflicted bloodshed for three years, three months, and 22 days.


But ultimately, starting on August 26th, we pursued them like death itself, sweeping them away from where they started, from Izmir, towards the Aegean Sea.


As they fled, they became even more barbaric.


They took revenge on the civilian population, burning everything in their path. They had special demolition battalions, whose job wasn't to fight, but to destroy. They proudly gave themselves a nickname, calling themselves the "devil's battalion." They were a force of three thousand men, cavalry. They had trucks carrying kerosene and dynamite. They used hand pumps, pouring the kerosene through them to make the fires spread faster and more widely.





As we approached Izmir, we interrogated the Greek soldiers we had captured, and they all gave the same answer: Prince Andrea commanded the "devil's battalion." He had given the order to "burn everything." In fact, to set an example for his soldiers, he had personally set some of our villages on fire.





Prince Andrea was very cruel, even merciless towards his own soldiers. And... he was among those thrown into the sea from Izmir on September 9th. He returned to Greece with great shame. Because of the defeat they suffered, he was declared a "traitor" in his country. He was arrested. He was sentenced to death. Just as he was about to be executed by firing squad, England intervened, and through British diplomatic efforts, he was pardoned. He was exiled to France. He went to France humiliated, in the hold of a cargo ship, among crates of oranges.





Prince Andrea was the brother of the Greek king Constantine. Both his older brother and his father were Greek kings, and he himself was a Greek prince. But, they were all Danish! Yes, their father, who was placed on the Greek throne, was actually the son of the Danish king, made a puppet king of Greece by England. Prince Andrea's mother, Queen Olga, for example, was actually Russian, a Russian duchess, a member of the Romanov dynasty, and became the Greek queen when she married the Greek king.


So, in fact, there were no Greeks in the Greek royal family that ruled Greece and attacked Anatolia.





Anyway... This Prince Andrea narrowly escaped execution by firing squad, was pardoned thanks to England, and was exiled to France.





He was married to Princess Alice of the House of Windsor, a member of the British royal family. Princess Alice suffered from schizophrenia, and as her illness worsened during their exile, she was hospitalized in Switzerland. They didn't divorce, but they began living separately. Years later, after leaving the hospital, Princess Alice returned to Greece and became a nun! She wasn't even aware of her princess status anymore; she confined herself to the church and became a nun. Seeing that things weren't going well, she was brought to England by the British Royal Family, began living in Buckingham Palace, died there two years later, was initially buried in the gardens of Windsor Castle, her birthplace, but later her remains were exhumed and taken to Jerusalem, where she was buried in the gardens of the Russian Orthodox Monastery.


Yes... Prince Andrea, the commander of the "devil's battalion" that set Anatolia ablaze during the occupation, experienced such a tragedy in his family; his wife's life, which began as a princess, ended in madness.





Prince Andrea had five children, four daughters and one son. All four of his daughters married German aristocrats; all of their German husbands were Nazis, admirers of Hitler, members of the Nazi Party, and served in the Nazi army during World War II.





His wife was insane. Their daughters were Nazis. And what about his son?





Prince Andrew had only one son, Philip... He was born in Greece, and while they were living in exile in France, at the age of seven he was sent to England to live with his uncle for his education. When he was only nine, his mother was diagnosed with schizophrenia and confined to a clinic; he experienced this terrible trauma at such a young age. He was an intelligent child, graduated from the British Royal Naval College, became an officer, and participated in the Second World War as a battleship commander.





In 1944, his father, Prince Andrea, died penniless in Monte Carlo. The commander of the "devil's battalion" that set Anatolia ablaze, in a cautionary tale, died miserably, having lost everything. The curse of the Anatolian people he had burned alive had come true. Not only did he leave his son nothing, but he also left him with debts of 20,000 pounds sterling.





Immediately after the war, Philip met Princess Elizabeth, heir to the English throne. It was a turning point in his life. He was poor, but he was a nobleman, a military officer with a solid record, not raised as a Greek, but a true English gentleman. He was 25 years old when he proposed to the 20-year-old Princess. The Princess's father, the King of England, accepted, and they married in 1947.


Philip's sisters were alive, but they were not invited to the wedding because they were all married to Nazis, and all the German aristocratic grooms served in the Nazi army under Hitler.


Philip erased from his records his great-grandfather, who was King of Denmark, his grandfather and uncle, who were King of Greece, and his father, who was Prince of Greece, thus renouncing his Danish and Greek principalities and becoming an ordinary English citizen. He was born Orthodox, but he also renounced that and converted to Anglicanism, the official church of England. In return, the King of England made a gesture to his son-in-law, making Philip the Duke of Edinburgh.


Just one year later, their first child, the current King Charles, was born.


In 1950, their daughter Anne was born.


In 1952, the king died, and Princess Elizabeth ascended the throne, becoming Queen Elizabeth.


When Philip assumed the title of the Queen's husband, Andrea, who had perpetrated massacres of Turks in Anatolia, also became the father-in-law of the Queen of England.


Their third child, Andrew, was born in 1960.


The third child was named after Prince Andrea, the commander of the devil's battalion who set Anatolia ablaze and burned our people alive—that is, his grandfather.


Instead of saying "Andrea," they said "Andrew," which is the English spelling.





(Of course we will forgive, of course we will always look forward, we will never hold grudges about what happened in the past, every bad event happens and ends within its own context, we will never hold grudges, we will cleanse our diplomatic relations and our country's interests from the pains of the past. But... we will never forget. That's how it is, we will remember, we will do our duty as journalists and remind society, especially our young people, we will tell them, we will remind them.)





From Andrea to Andrew...


This is a cautionary cycle.





During the 1919 invasion, Prince Andrea, the commander of the "devil's battalion," who, with the backing of Britain, invaded Anatolia, wreaked havoc throughout Western Anatolia, from Izmir almost to Ankara, set our Aegean region ablaze, took pleasure in burning our cities and villages, and burned our people alive, had a grandson, Andrew, who shares his name... Just like his grandfather, he became a figurehead of grave crimes against humanity.





Like his grandfather, he was the king's grandson, like his grandfather, the king's brother, like his grandfather, he was a prince; his life, which began like a fairy tale, ends with a shameful end, just like his grandfather.





The grandson of the commander of the "devil's battalion" who poisoned the blood of the Anatolian people turned out to be one of the closest friends of the global psychopath Epstein.





His grandfather was a mass murderer, expelled from his country on charges of treason, and died in misery; his grandmother was insane; his aunts were Nazis; and he himself turned out to be a pedophile.


Like his grandfather, he was stripped of his titles of nobility, his military ranks, his medals, and his royal estates; he became the most hated man in England.





I think this is what they mean by "God's punishment is inescapable."


Those who tainted the blood of the Anatolian people, from grandfather to grandson, got what they deserved.





The curse of the Anatolian people, the curse of our blessed lands, the pure spirit of the National Forces, as pure as the heart of the Anatolian people, follows the commander of the devilish battalion like a curse.





From my point of view, the Epstein news, that's it." - Yılmaz Özdil https://sozcu.com.tr/epstein-p291509